• Adana
  • Ankara
  • İstanbul
  • 25 Mart 2019
  • 12:58
 
​EN DOĞRU VE EN ÜSTÜN YOL ALLAH’IN GÖSTERDİĞİ YOL Allah’ın sözlerini hatırlatmaktan başka bir amacı olmayan Hatibü’l-Enbiyâ: Peygamberler hatibi" olarak adlandırılan Rahmet Elçisi Hz. Şuayb (a.s) halkını Tevhîd inancına ve ölçü-denge-adalet esaslarına riayete çağırınca, bu durumun egemen sınıfın çıkarlarını zedeleyeceğini hemen anlayıp tehdite başlamışlardı; 07 Ocak 2019, Pazartesi

Allah’ın sözlerini hatırlatmaktan başka bir amacı olmayan  Hatibü’l-Enbiyâ: Peygamberler hatibi" olarak adlandırılan Rahmet Elçisi Hz. Şuayb (a.s) halkını  Tevhîd inancına ve  ölçü-denge-adalet  esaslarına riayete çağırınca, bu durumun  egemen sınıfın çıkarlarını zedeleyeceğini hemen anlayıp tehdite başlamışlardı;

Şuayb as. ise onlara seslendi;

“Allah bizi sizin dininizden kurtardıktan sonra ona dönecek olursak, doğrusu Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimizin dilemesi bir yana, dininize dönmek bize yakışmaz. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz yalnız Allah'a güvendik. Rabbimiz! Bizimle milletimiz arasında hak ile Sen hüküm ver, Sen hükmedenlerin en hayırlısısın” dedi.”  Evet Allah bizi sanki başıboş  bırakmış emir ve yasaklar  vaaz etmemiş gibi bir hayat yaşar  yada Allah göklerle, yağmurla, tabiat işleri ile uğraşsın ama bize karışmasın demek Allaha en büyük iftira ve nankörlüktür. Allah kuluna  karışmaz karşamaz demek bu alemde Allaha yapılabilecek en büyük  iftiradır. Şuayb as işte bunu gündeme getiriyor. Allah bize hidâyetini, vahyini  gönderip bizi dalâletten, sapıklıktan, nankörce bir tavır takınmaktan,  şirkten  kurtardıktan sonra tekrar o eski dalâlet ve karanlığa  dönecek olursak o zaman bizler Allah’a apaçık bir iftirada bulunmuş oluruz. Allah bizi başıboş bırakmış değil ki kafamıza, hazımıza, hızımıza pılımıza, pırtımıza göre yaşayalım. Hayır.  Eğer Rabbimizin gönderdiği hakkı, hidâyeti doğru yolu tanıdıktan sonra, Rabbimizden gelen hakka inandıktan sonra eğer sizin sapıklıklarınıza, sizin rezil hayatınıza, sizin batıl dininize, sizin anlayışlarınıza, sizin yasalarınıza, sizin dolandırıcılıklarınıza, sizin rüşvetlerinize, sizin kılık-kıyafet anlayışınıza, sizin hukuk anlayışınıza, sizin hayat anlayışınıza dönersek, sizin gibi inanır sizin gibi yaşamaya kalkışırsak o zaman Allah’a karşı en büyük iftiraya kalkışmış oluruz. Eğer sizin bu sapık dininize, bu sapık hayat tarzınıza dönersek, Allah’a  en büyük iftirayı yapmış oluruz. Eğer sizler de bizler de Allah’ın hükümlerini duyduktan sonra, Allah’ın yolunu ve hidâyetini tanıdıktan sonra sanki bütün bunları duymamış gibi, tanımamış gibi hâlâ eski hayatımıza devam edecek olursak, hayatımıza Allah değilde başkaları hakim olursa işte o zaman Allah’a en büyük iftirayı yapmış oluruz.  Peygamber yolunun yolcuları da hidâyeti tanıdıktan ve ona iman ettikten sonra tekrar eski yalan ve yanlış inanışlara ,batıl yaşama dönmektense bin defa ateşe atılmayı tercih ederler. Çünkü gerçekten hakkı tanıdıktan sonra insanın onu bırakıp bâtıla, yanlışa uyması çok daha zor, çok daha çetrefilli ve yorucudur. Tevhidi tanıyan Allah’ı tanıyan, Allah’a kulluğu tanıyan bir adamın, Allah’ı bırakıp da Allah’tan başkalarına kulluk etmesi, insanda insanlık, haysiyet ve şeref  bırakmaz, öldürür. Böyle bir insanın, insanlar tarafından boynuna gem vurulup zorla Allah’tan başkalarına kulluğa çağrılması kadar korkunç ve hakir bir şey düşünülemez. Yeryüzünde bundan daha hakir bir kulluk türü de düşünülemez. Öyle değil mi? Allah bile kâinatın sahibi ve yaratıcısı ve hakimi olduğu halde, insanların üzerinde hak hukuk sahibi olduğu halde insanlardan böyle zoraki bir kulluk istememektedir. Ama tüm beşeri bâtıl sistemlere ve kurucularına bir bakın, yeryüzünde haksızca hâkimiyetlerini kurup, gücü ellerine geçirip yeryüzünün krallığına soyununca ,insanlar o krallardan  hem akıllarını, hem dinlerini, hem nesillerini hem de servetlerini kurtaramazlar.  Çünkü doyumsuzlardır bu yamyam efendiler ve insanların her şeylerine el koyarlar. En sonunda bu yamyam efendiler  insanların namuslarına bile el atarlar. Öyle değil mi şu an yeryüzüne bir bakın  Allahın söz hakkı gaspedilip küresel şer ittifakının, ideoloji ve felsefelerinin dünyayı ne hale getirdiği açık ortada değil mi? İnsanlık olarak iyi bir  yerdemiyiz ? Ahlak, ekonomi,vicdanda nerdeyiz… Uzaya giden insanoğlunun dünyası berbat edilmedi mi? Akıl ve bilim bize yeter deyip aklın ve  vicdanın reddettiği saçmalıklara  imza atılmadı mı? Yeryüzünü imar etmekle vazifeli kılınan insan yeryüzünü ve insanı  imha etmedi mi? Halbuki Allah’a kullukta bu risklerin hiç birisi yoktur. Evet Şuayb (a.s) diyor ki: Eğer biz Allah’ı ve Allah’ın hidâyetini, Allah’ın yasalarını tanıdıktan sonra sizinkilere uyarsak Allah’a en büyük iftirayı yapmış oluruz. Çünkü bizi Allah yarattı ve bu hayatı bize Allah verdi. Bu hayatı bize veren kendisinden başkalarına kulluk etmemiz için vermedi . Bu hayatı bize bizi kendilerine kulluğa çağıranlar vermedi. Bu hayatı bizi kendi yasalarına boyun bükmeye çağıranlar vermedi.  Bizi de, yaşadığımız bu hayatı da onlar yaratmadı. Üstelik de Rabbimiz bizi bu hayattan kurtardıktan sonra, küfürden, şirkten, ahlâksızlıktan ve tüm pisliklerden  kurtardıktan sonra, bizi küfrün şirkin karanlıklarından, tevhidin aydınlığına çıkardıktan sonra nasıl olur da sizin bizi çağırdığınız o zifiri bedbahtların  karanlık  hayatına  dönebiliriz?  Nasıl olur da sizin pislik içindeki hayatınıza dönebiliriz?  Sizin bu ahlâksızlıklarınızı nasıl kabul edebiliriz? Bir müslümanın küfürden, şirkten ve tüm pisliklerden kurtulduktan sonra tekrar eski pisliklere dönmesi nasıl mümkün olacaktır? Bir müslüman için böyle bir durumla karşı karşıya gelmesi bin defa ateşe atılmaktan daha beter bir şeydir. Çünkü bu dünyanın ateşi belki onun canını alabilir ama imanını asla. Dünyada yanma insanın canını alacaktır belki ama onun cennetini asla alamayacaktır. Bizim oraya, sizin çağırdığınız hayata dönmemiz asla müm-kün değildir. Böyle bir düşünceyi böyle bir fikri akıllarımızın ucundan bile geçirmiyoruz. Ama Rabbimizin istemesi hariç. Yâni biz sizin bizi kendisine çağırdığınız hayata asla razı olmayacağız ama Allah’ın dilemesi müstesna diyorlar. Çünkü güç ve kuvvet Allah’tadır. Kalpleri evirip çeviren, kalplere hâkim olan Allah’tır. Biz sadece O’na tevekkül edecek, O’na güvenip sığınacak, sadece O’na dua edecek, sadece ona kulluk etmeye devam edeceğiz; ötesinde nelerin olacağını bilmiyoruz. Allah hakkımızda ne hükmetmişse onu göreceğiz diyorlar. Çünkü Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Her şey O’nun bilgisi dahilindedir, diyorlar ve sonra da Rablerine dua ediyorlar. Ya Rabbi! Sen bizimle kavmimizin arasını aç! Onlarla bizim aramızda hükmünü ver ya Rabbi! Onlarla bizim aramızda hükmünü hak ile ver ya Rabbi! Çünkü kitabını hak ile indiren sensin! Peygamberini hak ile gönderen sensin! Gökleri, yerleri, varlıkları hak ile yaratan sensin ya Rabbi! Elbette Rabbimiz onlarla bizim aramızda hükmünü hak olarak verecektir diyorlar. Ve sen hüküm verenlerin, arayı açanların en hayırlısısın. Evet Hz. Şuayb işi Allah’a bırakıyor. O Allah’a teslim bir peygamber olarak insanların tekliflerini reddeder ama meşiet-i İlahiye de karışmaz. Zira o sadece bir elçidir ve Allah’ın bu mevzudaki muradını da bilmemektedir. İşte böylece Ulûhiyet kavramının Peygamber şahsında billurlaşmasını görüyoruz. Allah’ın elçisinin kuvvet kaynağını görüp O’na sığındığını görüyoruz. Rabbine Rabbin istediği biçimde sığındığını gören toplumun da O’nu bırakıp her dönemde olduğu gibi ona inanan mü’minlere yöneldiklerini görüyoruz. Alçaklar Peygambere dokunamıyorlar. Ona iliştikleri zaman biliyorlar başlarına nelerin geleceğini de ona inanan  garibanların üzerine gidiyorlar. Peygamberi dize getiremeyince çevresindeki mü’minlere yükleniyorlar. Bu adamlar  açıkça Allaha ve Peygambere söz hakkı vermeyip kendi keyiflerince  insanlara hükmetmek istiyorlardı. Elbette bir peygamberin  ve ona iman edenlerin  böyle mevcut  yanlış durumları  kabullenmesi, sineye çekmesi, görmezden gelmesi, en önemlisi de şirk ve haramlara sessiz kalması düşünülemezdi.  Medyen Halkının hayatını değiştirmeyi göze alamayan kimseleri de bu seferde bir başka açıdan Şuayba yüklenmeye başlayacaklar… 

 

DEVAM EDECEK…