Şimdi Arap Yarımadasına bir yolculuğa çıkalım.
Zaman tüneline girip İslam Öncesine dönelim. İster
misiniz? Sizleri duyuyor gibiyim ama uğramakta
fayda var diyorum.
İslamiyet öncesinde Arap Yarımadasında aile
yapısı temelsizdi. Kız çocuklarına itibar edilmez;
hepimizin bildiği gibi yeni doğan kız çocuklarını diri
diri toprağa gömerlerdi. Doğrusu henüz ilkokul sıralarında
iken bunu duymak her kız çocuğunu olduğu
gibi beni de etkilemişti.
Kızın doğuşu utanç kaynağı idi. Kimsenin yüzüne
bakamazlardı. Bunun bir nedeni de ekonomik
durumdu. Çünkü kız çocukları çalışmadığı için, aileye
bir katkısı olamazdı. Savaş durumunda da korunmaya
mecburdular. Kabileler arasında çıkan savaşlarda
mağlup tarafın kızları esir alınır, bunlar
pazarlarda, ya satılırlar, ya da cariye olarak alıkonulurlardı.
Bırakın miras almayı, kendileri miras olarak
kalıyordu. Kısacası o zamanın kızları/kadınları
büyük bir dram yaşamaktaydı.
Yüce dinimiz İslam da yukarıda anlattığımız gibi
“eski cahiliye adetlerini” kaldırmış, insanlığa hak
ettiği değeri iade etmiş ve kadın-erkek arasındaki
eşitliği sağlamıştır. Kadının diğer dinlerde olduğu
gibi doğuştan günahkar olduğunu asla kabul etmemiştir.
Hem erkek, hem kadın, doğan her insan
dünyaya tertemiz, günahsız olarak iner. Suç ve günah
dünyada başlar ve biterdi.
Peygamberimiz (S.A.V) hanımlara nasıl davranılacağı
hususunda örneğimizdir. O, hanımlarını
asla incitmemiş, ümmetine de hanımlarına iyi davranması
hususunda gerekli tavsiyelerde bulunmuştur.
“Cennet anaların ayağı altındadır. “ diyen dinimiz
kadına vermiş olduğu değeri bir kez daha gözler
önüne sermiştir.
İlk Müslüman, bir kadındır. İlk şehit de… Peygamberimizin
soyu, kızından devam eder. Hz. Ebubekir’in
kitap haline getirdiği dünyadaki tek
Kur’an-ı Kerim Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman
dönemlerinde onlarca yıl bir kadının yanında
kalmıştır. Oysa bu dönemlerde Hıristiyanlar “bir
kadın İncil’e dokunabilir mi dokunamaz mı” tartışmasını
yapmaktaydı. Kur’an-ı Kerim’de Nisa (Kadınlar),
Müntehine (imtihan edilen kadın), mücadele
(mücadele eden kadın), Meryem gibi sure
isimleri vardır. Fakat, rical (erkekler) süresi yoktur.
Müslüman kadınlar, dilediği şekilde mülk edinip,
mülkünde istediği gibi tasarruf etme hakkına sahipti.
Peygamberimizin hanımı Hz. Hatice, Mekke’nin
en zengin hanımlarından biriydi. Cahiliye devrinde
bile Tahire (temiz kadın) ve Tacire (kadın tüccar)
lakaplarıyla anılırdı. İslam’ın zuhurundan sonra da
İslam’ı canıyla olduğu kadar malıyla da desteklemiştir.
İslam’da kadının ticaret yapma, mal-mülk
edinme hakkının yanısıra yönetime katılma, çalışma,
hak ve hukuku savunma, eğitim, seyahat etme,
nafaka hakları da mevcuttu.
Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V)
Vedâ haccında/son hutbesinde, Kasvâ adlı devesi
üzerinde, Arafat Vâdisi’nin ortasında 124 bin Müslümanın
şahsında bütün insanlığa hitap ederken, erkeklerden
kadınların haklarını gözetmelerini ve bu
hususta Allah’tan korkmalarını tavsiye etmiştir.
İşte, İslamiyet ile tanışan insanlar, özellikle de
kadınlar feleğin tersine döndüğünü düşünmüşlerdir.
Kök anlamı barış ve esenlikle kardeş olan dinimiz,
kız çocuğunu diri diri gömen insanları, haksız
yere en küçük bir cana kıymaktan doğaya dahi zarar
vermekten çekinir hale getirmiştir. Kadını mal
gibi kullanan bir toplumda, kadına düşmanlık, cana
düşmanlık, hayata düşmanlık simgesine dönüşmüştür.
Ve o yüce dinin incelik peygamberinin hanımlara
yönelik latif tavırları kadına değer verdiğini söyleyen
günümüz insanı için bile önemli mesajlar taşımaktadır.
Anlayana…